4 Nisan 2018 Çarşamba

BİR DAKİKA YETER ...! 






MUTLU olmak için, bir takım şartların oluşmasını,o neşeli günlerin gelmesini veya büyük mucizelerin gerçekleşmesini mi bekliyorsunuz ? O zaman daha çoook beklersiniz ...! 



Çünkü hayata dair ne varsa, hep daha fazlasını istiyorsunuz.''Daha iyi arabaya binmeliyim'',''Daha lüks evde oturmalıyım'',''O pahalı çantaya ben sahip olmalıyım'', ''İnsanlar benimle daha çok ilgilenmeli'',''Çocuğum öyle olmalı yok böyle olmalı'',''Sevgilim ancak şunu yaparsa sevebilirim'' gibi, hep koşullara bağlı bir MUTLULUK beklentisi içindesiniz.Yani diyorsunuz ki, ancak bu şartlar yerine gelirse MUTLU olabilirim... 



Pekii siz durakta bu otobüsün gelmesini beklerken, orada ve etrafınızda gerçekleşen küçük mutlulukları kaçırdığınızın farkında mısınız ? 



Mutlu olmak için, inanın bana sadece BİR DAKİKA yeter ! 



Geçen gün arkadaşlarla yürüyüş yaparken, yol kenarında ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olmuş, 7 yaşında bir erkek çocuğuna rastladık. Merakla neden ağladığını sordum, derin bir iç çekip titrek sesiyle,'' Kayboldum'' dedi. Biz hemen harekete geçerek, çocuğun verdiği bilgiler doğrultusunda,ailesini bulmaya çalıştık ve sonunda babaya ulaştık.Size şunu itiraf etmeliyim ki, babanın uzaktan koşarak oğluna gelişi ve çocuğun babasını görür görmez heyecanla boynuna sarılması,hepimize tarifi mümkün olmayan bir MUTLULUK yaşattı ...



Hayatın içinde hepimiz benzeri olaylarla mutlaka karşılaştık ve karşılaşmaya devam edeceğiz.Önemli olan sizin bunları yüksek FARKINDALIKLA görebilmeniz ve MUTLU olmayı yürekten istemenizdir.



Mesela yaşlı bir teyzenin elindeki paketleri taşıyabilirsiniz.Çocuk arabasını kaldırımdan indiremeyen bir kadına yardımcı olabilirsiniz.Yakın bir dostunuza İltifat edebilirsiniz.Sevgilinize ''İyi ki varsın'' diyebilirsiniz. Siize basit ve anlamsız gibi görünen bu küçücük dokunuşlar, emin olun ki gelecekte yaşanacak büyük mutlulukların alt yapısını oluşturmaktadır. 



Unutmayalım ki ''MUTLULUK'' bulaşıcıdır ve ''MUTLU'' olmak için sadece bir dakikanızı ayırmanız yeterlidir ! Bu duygunun hızla bulaşmasını temenni ediyor,herkese sonsuz ''MUTLULUKLAR'' diliyorum ...))) 




SEVTAP KÜRKÇÜOĞLU
*****
(5846 sayılı FSEK tarafından saklıdır)

26 Mart 2018 Pazartesi

AĞZINIZDAN ÇIKANI, KULAĞINIZ DUYSUN...!







Büyüklerimiz ne güzel söylemiş, ''Ağzından çıkanı kulağın duysun'',duysun ki daha dikkatli cümleler kur. Çünkü ne düşünüyorsan onu söylüyorsun ve ne söylüyorsan zamanla ona dönüşüyorsun ...
*
OLUMSUZ bir insan düşünün ! Sürekli yakınıyor,umutsuz konuşmalar yapıyor,çevresiyle yerli yersiz tartışıyor, dinlemeden anlamadan insanları suçluyor,huzursuz ve sinirli,NEGATİF enerjisini etrafa saçıyor. Bu insan bu kadar olumsuz tutum sergilerken, kendi öz eleştrisini yapmak şöyle dursun, suçu her seferinde başkalarına yıkarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Bu tarz kişilerin şikayetleri,genellikle her işinin ters gittiği ve sağlıkla ilgili sürekli bir sorun yaşadığı yönünde oluyor. Şimdi lütfen EMPATİ yapalım ! Siz böyle bir insanla ilişkinizi devam ettirmek ister misiniz ?
*
Her düşüncenin, vücudumuzda bir karşılığı olduğunu biliyor musunuz ?
*
Mesela ENDİŞE ve KORKU içindeysek, sürekli boyun,sırt ve omuz ağrılarından şikayet ediyoruz... Eğer GEÇMİŞE takılı kalarak,olayları sürekli gündeme getiriyorsak, baş ağrılarımız artıyor,midemiz de hazımsızlık başlıyor, bunu gastrit,ülser, reflüğ gibi diğer hastalıklar takip ediyor... Üzüntülü bir ruh hali içindeysek, bu durum enerji düzeyimizi ve motivasyonumuzu büyük ölçüde etkiliyor. ÜZÜNTÜ ayrıca bitkinliğe, aşırı yorgunluğa ve bağışıklık sisteminin yerle bir olmasına sebep oluyor.Yani uzun lafın kısası,OLUMSUZ DÜŞÜNCELER vücudumuzda karşılık buluyor ...
*
Eğer etrafınızda bu tip insanlar var ise, eminim ki kendinizi yüksek GERİLİM hattına takılmış ve çaresizlik içinde çırpınan bir kuş gibi hissedersiniz ! Bu gerilime katlanıp katlanmamak da, tabiki sizin tercihinizdir...
*
HAYAT farklı parkurlardan oluşan, inişli çıkışlı bir yol gibidir ! Her insanın kendine özgü bir takım zorlukları vardır. Herkes bunca mücadele içinde debelenirken,birde OLUMSUZ insanların rüzgarına mağruz kalmak,inanın oldukça can sıkıcı bir durum...
*
PEKİ NE YAPMALIYIZ ?
*
Önce derin bir nefes alıp SAKİNLEŞİN !
*
Sonra hayatınıza genel bir bakış yaparak, değişmesini istediğiniz her ne varsa,değiştirmek için harekete geçin.Herkes herkesi sevmek zorunda değil. Sizi sevmeyen insanlar hakkında kötü şeyler hissediyorsanız,onları hayatınıza dahil etmek zorunda değilsiniz. Bu kolay bir cevap gibi görünebilir ama, yine de cesaretli olmak gerekir..Eğer kendinizi huzursuz hissediyorsanız, düşüncenizde değişiklik yapın, ama asla rahatsız kalmayı seçmeyin.
*
Geçmişin en güzel yanı, GEÇMİŞ olması !
*
GEÇMİŞ adı üstünde geçmişte kaldı ! Bununla ilgili yapacak bir şey var mı ? elbette YOK ! O zaman keşkeleri bir tarafa bırakıp, olanlardan payımıza düşeni alarak, yolumuza devam etmeliyiz. GELECEK ise meçhul ! Neyin ne olacağını bilemezsiniz, peki bilemediğiniz bir zaman dilimi için, bu kadar KAYGI ve KORKU neden ? Geçmişin pişmanlığı, geleceğin korkusu derken, Şu anı kaçırdığınızın farkında mısınız ?
*
Belki de bakış açınızı değiştirmelisiniz !
*
Mesela kızıp küstüğünüz bir arkadaşınız, bu davranışınızın neden kaynaklandığını biliyor mu acaba ? Lütfen önce kendinize, sonra da karşınızdaki insana karşı dürüst olun. Siz samimiyetsiz davranarak,arkadaşınıza bir açıklama yapmazsanız, karşı tarafın da bunu anlamasını beklemek, son derece yanlış olur.Hani böyle durumlar için söylediğimiz, ''Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış'' cümlesi gibi. Buradaki hatanızı kısa sürede telafi etmelisiniz.Aksi taktirde, karşı taraftan da DOĞRU bir yaklaşım bekleyemezsiniz.Olumlu bir adım atarsanız eğer,sizde karşılığını göreceksiniz.Kendinizi gözden geçirin ve değişime açık olun ...
*
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki,OLUMLU DÜŞÜNMEK, vücudun direncini artırarak, bağışıklık sistemini güçlendiriyor.
*
Aynı şekilde, MUTLULUK, SEVGİ, BARIŞ , HUZUR, ŞEVKAT, DOSTLUK, İYİLİK, CÖMERTLİK,YAKINLIK, İÇTENLİK düşünceleri bile, merkezi sinir sisteminde, mesaj taşıyıcılar ve hormonların akması yoluyla, fizyolojide kendilerine karşılık olacak bir durum yaratıyorlar.Bundan ötürü de,OLUMLU düşüncelerin fizyolojide yarattığı derin değişimler, insanı daha SAĞLIKLI ve GÜÇLÜ yapıyor. Çünkü POZİTİF düşüncelerin, bedende uyarıcı bir etkisi bulunmakta ...
*
Kısaca her ne yaşıyorsak,DÜŞÜNCELERİMİZ doğrultusunda yaşıyoruz.O yüzden, ''AĞZINIZDAN ÇIKANI, KULAĞINIZ DUYSUN''... Herkese MUTLU bir hayat diliyorum ...





SEVTAP KÜRKÇÜOĞLU
*****
(5846 sayılı FSEK tarafından saklıdır)

18 Mart 2018 Pazar

GERİ DÖNMEYİ ASLA DÜŞÜNMEDİK !
''ÇANAKKALE GEÇİLMEZ'' DEDİK,GEÇEMEDİLER ! VEE ARKALARINA BAKMADAN, ''GELDİKLERİ GİBİ GİTTİLER''.







24 Aralık 2017 Pazar

''FINDIKKIRAN BALESİ'' 


                             


Ankara Devlet Opera ve Balesi'n de şu an sergilenmekte olan,gerek müzikleri ile bizleri alıp götüren, gerek danslarıyla büyülendiğimiz, dünyaca ünlü ''FINDIKKIRAN BALESİ'nden söz etmek istiyorum. 


Öncelikle bu eserde emeği geçen, başta DOB orkestrasına yıllardır hayat veren tüm değerli dostlarımıza, danslarıyla bizleri adeta uçuran, DOB bale topluluğuna ve tüm ekibe SONSUZ TEŞEKKÜRLER ediyoruz )) 


Eser, ‘'FINDIKKIRAN ve FARELER KRALI’' adındaki bir çocuk hikayesinden ilham alınarak yazılmış...



İlk sahnede, Stahlbaum ailesi evinde bir yılbaşı partisi vermektedir. Çocukları Clara ve Fritz ile büyük bir yılbaşı ağacının altında dostlarıyla eğlenirler. Bir anda gizemli Vaftiz Baba Drosselmeyer çocuklar için bir çuval dolusu oyuncakla ortaya çıkar. En güzel oyuncağı Clara’ya hediye eder. Bu bir Fındıkkıran’dır. Fritz Clara’yı kıskanır ve oyuncağı kırar ama Drosselmeyer onu tamir eder. Parti sona ermiştir. Herkes yatmaya gider ancak Clara, Fındıkkıran’a bir kez daha bakmak için ağacın altına gelir. Kollarında Fındıkkıranla beraber uyuya kalır. 



Gece yarısı yaklaşırken, garip şeyler olmaya başlar. Clara, fare sesleri duyarak uyanır. Oda, bir fare ordusuyla dolmuştur.Başlarında da Fareler Kralı vardır. Clara kaçmaya çalışır, dev fareler yolunu keser. Fakat aynı zamanda odadaki oyuncaklar da canlanmıştır. 



Fındıkkıran’ın komutasında kurşun askerler ile Fareler Kralı’nın ordusu savaşır. Fareler Kralı galip gelmektedir ki, Clara ayakkabısını Fareler Kralı’nın başına atarak onu öldürür ve komutanlarının öldüğünü gören diğer fareler odayı terkeder. 



Savaşı kazanan Fındıkkıran, Clara’ya ayakkabısını geri getirir ve bir prense dönüşür. Beraber başka diyarlara yolculuk etmeye başlarlar, yaptıkları savaştan bahsederler. En sonunda ise, Clara rüyadan uyanır ve kendisini Fındıkkıran’a sarılmış bir şekilde yılbaşı ağacının altında bulur.



Bu bale ilk olarak,1892 yılında St.Petersburg'ta bulunan, Marinski tiyatrosunda sergilenmiş. Ayrıca, ''PİYOTR İLYİÇ ÇAYKOVSKİ'nin'' son bale eseri olması da, ayrı bir önem taşımaktadır.



Hem büyüklerin, hem küçüklerin, zevkle izleyebileceği bu MUHTEŞEM eseri,özellikle görmenizi tavsiye ediyorum )) Şimdiden Herkese İYİ SEYİRLER diliyorum...)) 




SEVTAP KÜRKÇÜOĞLU
*****
(5846 sayılı FSEK tarafından saklıdır)

5 Aralık 2017 Salı

                            

                             TARİH YALAN SÖYLEMEZ 



''Geçmişini bilmeyen, gelecek hakkında hüküm veremez'' Bu güzel ve doğru sözden yola çıkarak, geçmişimizle ilgili ufak bir araştırma yaptım. İnanın bana, hem duygulandım, hem gururlandım, hem de üzüldüm ! Çünkü nerelerden nerelere gelmişiz. Ne demek istediğimi, yazımı okuyunca daha iyi anlayacaksınız...

*
Tarihte ilk defa, 552 yılında TÜRK adıyla kurulan tek devlet,GÖKTÜRK Devleti'dir. Orhun Anıtlarını dikerek, Türk tarihi ve Türk edebiyatının ilk yazılı kaynaklarını oluşturmuşlardır.Milliyetçilik ve vatan duygusu, Fransız ihtilalinden 1000 yıl önce Göktürkler döneminde, en yüksek seviyede yaşanmıştır.Asya Hun Devleti'nden sonra, Türkleri tarihte ikinci defa, TEK BAYRAK altında toplamayı başarmışlardır.
*
Gök tanrı’ya inanan ŞAMAN Türkler, Tengri'nin yani TANRI'nın tek ve yegâne olduğunu kabul etmişlerdir. Onunla rekabet eden ya da alternatifi olabilecek başka bir TANRI yoktur. O tektir, doğumsuz ve ölümsüzdür. Bu bakımdan Türklerin tanrı inancı, tarih öncesi dönemlerdeki inanç sistemleri içerisinde, benzersiz ve eşsizdir.Zira Türklerin dışında hiçbir medeniyet, Hak Dinlerin dışında, tek Tanrılı bir inanca sahip olmamıştır. Mısır tanrı olarak firavunlarını görüyor, Roma ve Batı birbirleriyle mücadele eden, doğan ve ölen tabiat tanrılarına inanıyor, Araplar, Çinliler ve Hintler tabiat güçlerine ve putlara inanıyorlardı. Türkler ise, Tanrının tekliğinden ve rakipsizliğinden hiçbir dönemde ödün vermemiş, onu somutlaştırmamış, hatta simgesel bile olsa resmini çizmemiştir. Bununla birlikte Bozkır kanunları olarak gördüğümüz, Töre/Türe geleneğinde Tengri’nin resmini çizmek, büyük bir suç olmuştur.
*
Türkler, Tengri’nin her yerde olduğunu kabullenir ve onunla iletişim kurmak için, herhangi bir aracıya ve de mekana gerek olmadığını çok iyi bilirler. Bu bakış açısını değerlendirecek olursak, gökyüzü aslında her yerdir. O yüzden her yerde tanrıya ulaşmanız ve ona sesinizi duyurmanız mümkündür.
*
Her şeyden önce Türklerin bir peygamberi ve kutsal kitabı olmamasına rağmen, Türk destanlarında, masallarında ve Anadolu’da yaşamakta olan bazı grupların (Yörükler, Türkmenler, Aleviler, Mevleviler vs) gelenek ve göreneklerinde Türk töresine özgü inançların izlerine, hala rastlamak mümkündür.
*
Ayrıca, farkında olsak da, olmasak da kültürümüzün, yaşayışımızın, gelenek ve göreneklerimizin temelinde Şamanizm ve Tengrizm kökenli davranışlar vardır.Bu davranışlar İslamiyete mal edilmiş gibi görünse de,kökenine indiğimiz vakit, karşımıza ŞAMANİZİM çıkmaktadır. Örnek vermek gerekirse,.Kurşun dökmek,,kırmızı kurdele bağlamak,mezar taşları,dilek tutmak,nazar inancımız,köpek ulumasının uğursuz sayılması,su içerken kafanın elle tutulması,türbelere, ağaçlara,çalılara,bez ve çaput bağlamak,su dökerek uğurlama yapmak gibi daha bir çok davranış, ŞAMANLARA aittir.
*
Doğa, kırlar, dağlar, göller, ırmaklar, hayvanlar, insanlar ve onların ruhları hepsi birliktedir, birlikte yaşarlar. Acun (dünya) ve insan uyum içindedir. Şaman, kam (druide) toplumun ruhsal önderidir. Her şey, her zerre canlıdır, hayat doludur. İnsanlara can vermeden önce gökte kuşlar gibi yaşayan tin “soluk, nefes” anlamına da gelir. Ölüm soluğun kesilmesi, tinin tenden (bedenden) ayrılması olarak algılanır. İnsan tini genelde kuş simgesindedir. Hayvan ruhları da insan ruhları gibi ölümsüzdür.
*
Şimdi gelelim, TÜRKLER Neden bir türlü Müslüman olmak istemediler? İslamiyetin karşısında durup, yıllarca araplarla savaşarak mücadele ettiler?
*
Türklerin inanılmaz bir din anlayışı ve gelenek görenekleri vardır.Türk töresi yüksek erdem, dürüstlük, mertlik, onur, KADINA SAYGI ve SEVGİ, yaşlılara itibar ve hürmet ile hayvan ve doğa sevgisine dayanan bir yaşam birlikteliği olarak özetlenebilir. Kadın erkeğin yoldaşı, acundaşı, (dünyası) kutsal ailenin temel direğidir. Kadın ve erkek hep birlikte çoluk çocuk eğlenir, yemek yer, dans eder, saz çalar, şarkı söylerler. Türk kültüründe, EDEBİYAT, SANAT, FELSEFE,ÜRETİM, BİLİM ve İLERİCİ GÖRÜŞ büyük önem taşımaktadır. Bunların gelişmesi içinde, yıllarca emek harcayarak adım adım TÜRK IRKINI daha üst noktaya taşımışlardır.
*
ARAP kültürünün kendi kültürleriyle hiç bağdaşmaması ve değerlerinin bir anda yok olup gitmesine göz yummadıkları için, bu savaşlar ve katliamlar asırlar boyu devam etmiştir. Sonunda İslamiyeti istemeyerek de olsa kabul etmek zorunda kaldılar, çünkü Araplar binlerce türkü katlederek ölümüne sebep olmuştur.
*
Türkler Müslüman olmakla kendilerine yabancılaşmış, özgün Türk aile düzeni yıkılmış, kadını ikinci plana atan, feodal aşiret kurallarını (çok eşlilik, kölelik, ağır cezalar, cihat, vs ) dayatan gelenek, görenek ve törelerine tamamen aykırı bir dinin boyunduruğu altına girmişlerdir. Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Ömer Hayyam, Yunus Emre, Mevlana gibi düşünür, bilge ve önderler bu dinsel boyunduruğa kısmen de olsa direnmeye çalışmışlar, daha insancıl, daha sevecen ve evrensel bir inanç arayışına girişmişlerdir...
*
Eğer Türkler,Orta Asya’dan eski komşuları Çinliler ve Japonlar gibi eski inançlarına bağlı kalmış olsalardı, kendi Göktürk alfabelerini kullanmaya devam edecek, Türkler de, Çinliler ve Japonlar gibi, bir DÜNYA DEVİ olmayı başaracaklardı.O zaman nasıl bir TÜRKİYE olacaktı ? İleri demokrasinin olduğu, ne açılım saçılım,ne İmam Hatip okulları, ne zorunlu din dersi, ne türban, ne çok kadınla evlenmek, ne çocuk evliliği, ne çocuk gelinler, ne huri ne gılman, ne harem ne selam, ne helal ne haram, ne kafir ne gavur, ne misvaklı diş macunu, ne haşema, ne kara çarşaf, ne saç, kıl, tüy, ne hoparlörlü cami, ne de ılımlı İslam gibi dine bağlı ya da dinsel kökenli sorunlar yaşanmayacaktı.
*
Sanırım hepimiz böyle bir Türkiye'nin özlemi içindeyiz.
*
ORHUN yazıtlarında, TÜRK'lerin bu düzene olan isyanları, şu şekilde dile getirilmiştir.
*
“Bizim onca çabayla kazanılmış, düzene konmuş, ülkemiz ve törelerimiz vardı. Ey Türk Oğuz beyleri, ey ULUS işitin! Yukarıda GÖK yıkılmadıkça, aşağıda YER yarılmadıkça, ey Türk ulusu, senin yurdunu, senin töreni kim bozabilir? Ey Türk ulusu girdiğin o yoldan vazgeç, geri dön, pişman ol! Başı bozukluğundan dolayı, ÖZGÜR ve BAĞIMSIZ yaşadığın yurduna, bilge kağanına ihanet ettin, kendini alçalttın ve değersizleştirdin. Bunu bil ve geri dön ! 




SEVTAP KÜRKÇÜOĞLU
*****
(5846 sayılı FSEK tarafından saklıdır)

Kaynaklar; Encyclopedia Americana, Wikipedia, Türkler Nasıl Müslüman Oldu? Tarihimizle Yüzleşmek: Ahmet Elden, Milliyet yayınları.