16 Nisan 2025 Çarşamba

 HAYATTA KALMAK MI, YAŞAMAK MI ?



"Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak" diyor büyük üstat, Nazım Hikmet.

Ve Tolstoy’da diyor ki,
“Yiyordu, içiyordu, yatıyordu, uyanıyordu ama yaşamıyordu". Tolstoy'un asırlar önce kurduğu bu cümle, şu an içinde bulunduğumuz durumu çok net ifade ediyor.

Bu kısa ama derin ifadelerde, insanın hayatta kalmak ve gerçekten yaşamak arasındaki farkı mutlaka sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Peki, YAŞAMAK nedir ve neden ülkemizde birçok insan yaşamaktan ziyade, hayatta kalma çabası gösteriyor.

Hayatını taksi şoförlüğü yaparak kazanan bir abimiz, bu konuyla ilgili şunları söylüyor; "Çalışıyoruz, para kazanıyoruz, yemek yiyoruz, uyuyoruz ve yeni bir gün için güç topluyoruz, bundan daha güzel bir hayat olur mu"

Ülkemizde birçok insan, ne yazık ki bu abimiz gibi düşünüyor. Nasıl düşünmesin ki ? Çünkü yıllardır vatandaşa empoze edilen hayat bu !!! Oysaki insanı insan yapan şeyler, bunun çok daha ötesinde.

Sen, insanların elinden yaşam haklarını alırsan, onları fakirleştirip yoksulluk girdabına sokarsan, gelişmelerini sağlayan alanlarına sekte vurursan, doğal olarak da yurdum insanı, sadece biyolojik ihtiyaçlarını gidermeyi YAŞAMAK zanneder !

Yaşamak, hayatı dolu dolu kucaklamak, sevmek, keşfetmek, yaratmak, öğrenmek ve anlamlı bir iz bırakmak demektir. Bir insan, tutkularını takip ettiğinde, sevdikleriyle derin bağlar kurduğunda, yeni şeyler öğrendiğinde ya da başkalarına yardım ettiğinde gerçekten yaşamış Olur. Bu tür deneyimler, insana ruhsal bir doyum sağlar ve onun kim olduğunu anlamasına yardımcı olur.

Kitap okumak, sinemaya gitmek, tatil yapmak, güzel bir tiyatro oyunu izlemek ve sevdikleriyle birlikte dışarıda yemek yemek ve daha birçok etkinliğe katılmak her insanın en doğal hakkıdır.

Uzun lafın kısası, mademki ülkemiz şu an böyle bir sarmalın içinde, o zaman hepimizin sorması gereken soruda şu olmalıdır, "Hayatta kalmak mı, yoksa Hayatı dibine kadar yaşamak mı" TERCİH SİZİN..!

Sevtap Kürkçüoğlu
***

9 Nisan 2025 Çarşamba

 MUTSUZLAR ÜLKESİ...




Nereye dönüp baksak, insanların yüzündeki hüznün, çökkünlüğün, acının ve mutsuzluğun, her geçen gün dahada derinleştiğini ve arttığını görüyoruz !


Biz bunu hep birlikte Milletçe yaşıyoruz. Yeni terimle, 'Kolektif' olarak mutlu değiliz ! Tür­ki­ye uzun za­man­dır ha­ya­tı­mı­zı et­ki­le­yen ve ya­şan­tı­mı­za yön veren, tüm de­tay­lar­da or­ta­dan ikiye ay­rıl­mış du­rum­da­. Yani SİZ ve BİZ...

Her iki ta­ra­fın bir­den mem­nun ol­ma­sı­nın artık im­kan­sız hale gel­di­ği bir süreç içindeyiz. Sanki iki farklı futbol takımı gibiyiz, siyahla beyaz gibiyiz, geceyle gündüz gibiyiz...


On bir yaşındaki çocuk, sizinle siyaset konuşmaya ve ülkenin sorunlarından bahsetmeye başladıysa, varın artık gerisini siz düşünün.

*Öğretmen okulunda mutlu değil !
*Esnaf dükkanında mutlu değil !
*Gençler gençliğini özgürce yaşayamamaktan mutlu değil !
*Sanatçı sanatını icra edememekten mutlu değil !
*Taksici arabasında korku içinde mutlu değil !


Yani, “Ko­lek­tif mut­suz­luk” ifa­de­si­ni duy­du­ğu­muz­da, ara­dı­ğı­mız ta­nım­la­ma­yı bul­du­ğu­mu­zun artık far­kı­na var­dık.

Dik­kat ederseniz son zamanlarda, “Ben ya­şa­dı­ğım ha­yat­tan hiç mutlu de­ği­lim” di­yen­le­rin sa­yı­sın­da, ola­ğa­nüs­tü bir artış var. Nasıl olsun ki ? 179 ülke arasında yapılan mutluluk araştırmasında, ülkemiz 22 puan daha gerileyerek, 162.sırada yer almış, inanılır gibi değil !

Özgürlük yok, Adalet yok, Ahlâk yok, Saygı yok, İstikrar yok, İş yok, Aş yok, Güvenlik yok, Mutluluk yok ! Yani Kolektif olarak, hep bir MÜCADELE içindeyiz. O zaman CESARET yoksa, ESARET var..!

Sevtap Kürkçüoğlu
***

14 Mart 2025 Cuma

 SESSİZ İSTİFA...






Bir süredir dünyanın gündemine oturan ve ülkemizde de sıkça duymaya başladığımız "Quiet Quitting" yani "Sessiz İstifa” kavramı, yalnızca iş bırakmak anlamında değil, iş yerinde minimum efor harcamak ve daha az sorumluluk almak üzerine kurulu sessiz bir vazgeçiş süreci olarak da tanımlanıyor. Peki bu kavram nedir ve belirtileri
nelerdir ?

Bu süreçte olan biri, neredeyse robotik bir şekilde sadece ona verilen görevleri tamamlayıp eve gidiyor. Direkt olarak onunla konuşulmadığı sürece toplantılarda söz almıyor. Fikir üretme çabalarına katkı sağlamıyor. Hatta aktif olarak dinlemiyor bile diyebiliriz.

Zorunlu olmayan buluşmalara hiç katılmıyor. Çalışma arkadaşları ile etkileşime geçmiyor. Gün içinde kendini sosyal ortamlardan tamamen izole ediyor. Verimliliği ve motivasyonu gittikçe düşüyor. Yani bir nevi tükenmişlik sendromu yaşıyor. Bunun sebepleri nelerdir ?

Eğer bir kurum her açıdan yetersiz kalıyorsa, başta ekonomik olmak üzere, düşük maaş veriliyorsa, güven, saygı, takdir ve iş birliği duygusu yoksa, kariyer yolları kapanmışsa, mesai saatleri uzunsa, kişilerde özel hayat diye bir şey artık kalmamışsa ve sürekli mobbing (baskı) uygulanıyorsa, bu da doğal olarak insanları sessiz istifaya yönlendiriyor.

Ne yazık ki bir çok iş yerinde, milyonlarca insan bu şartlar altında mutsuz çalışıyor ! Kaldı ki ülkemizde sevdiği işi yapan, neredeyse yok denecek kadar az !

Zaten bir işi istemeyerek yapıyorsanız, bundan bir başarı ve verim beklemekte mümkün değil. Eğer bu sistem bizde acilen değişmezse, ilerde ne çalışan insanlar göreceğiz, ne de istihdam sağlayan aktif kurumlar...

Sevtap Kürkçüoğlu
***

11 Mart 2025 Salı

 DERİNLERDE Kİ KORKU !




''Korkulacak tek şey, korkunun kendisidir'' diyor, Franklin Roosevelt. Bu konuyu özellikle irdelemek, ve daha da derinlere inerek, KORKUNUN kalbine doğru, kısa bir keşif yapmak istedim...

Gecenin bir vakti, dışarısı tamamen karanlık ve evde yalnızsınız. Koltuğa uzanmış vaziyette televizyon izliyorsunuz. Eviniz o kadar sessiz ki; televizyondaki ses dışında evde hiçbir ses yok. Aniden arka odanın kapısı büyük bir gürültüyle çarpıyor. Çok kısa bir süreliğine, anlık olarak, hayatınızın tehlike altında olduğu hissine kapılıyorsunuz ve hayatta kalmaya çalışan her canlıda olduğu gibi, "kaç ya da savaş" ikilemi yaşıyorsunuz. Hemen ardından, kapının kapanmasına neden olan şeyin aslında rüzgar olduğunu anlıyorsunuz. Artık herhangi bir tehlike söz konusu değil, yani birileri evinize girmeye çalışmıyor.

Basit bir korku filmini andıran yukarıdaki senaryo, pek çoğumuzun hayatının bir kısmında yaşadığı tecrübelerden biri. Peki verdiğimiz bu yoğun tepkiye neden olan ve anlık stres altında hissetmemize yol açan KORKU hissi, fizyolojimize nasıl etki ediyor ?

Önce yüzümüzde donuk bir ifade beliriyor. Ardından soğuk bir terleme ve titreme durumu meydana geliyor. Yoğun endişe haliyle birlikte, kaslarda yay misali gerilme ve kalp çarpıntısına eşlik eden, baş dönmesi veya baş ağrısı ortaya çıkıyor.

Şu an içinde bulunduğumuz olumsuz hayat şartları, insanları ileri seviyede kaygı bozukluğuna, umutsuzluğa, karamsarlığa ve artan baskılar sonucunda DEPRESYON girdabına sürüklüyor !

Ben hayatı bir otobüse benzetiyorum. Bu otobüsün şoförü sizsiniz. Gideceğiniz yolu ve varacağınız noktayı siz belirleyeceksiniz. Yolunuza devam ederken, yolculardan bazıları size baskı uygulayıp tehdit edebilirler, hatta otobüsünüzü ele geçirmek isteyebilirler. İşte tamda bu yol ayırımında, bir seçim yapmak zorundasınız ! Ya size musallat olanların korkusuyla yola mutsuz devam edersiniz, yada sıkıntı yaratanları otobüsten def ederek huzura kavuşursunuz.

Yazımı, devrimci Ernesto Che Guevara'nın bir sözüyle tamamlamak istiyorum. ''Hayat korkakları affetmez ! Kaybettiğin tek savaş, uğrunda savaşmaktan vazgeçtiğindir"

Sevtap Kürkçüoğlu
***